• DOLAR
    5,3105
    % 0,10
  • EURO
    6,0449
    % 0,25
  • ALTIN
    226,9891
    % 0,19
  • BIST
    104.330
    % 1,11
BÜYÜK ŞİRKTE CEHALET MAZERET MİDİR? – 3

BÜYÜK ŞİRKTE CEHALET MAZERET MİDİR? – 3

BÜYÜK ŞİRKTE CEHALET MAZERET MİDİR? – 3

İslam Devleti’nin resmi yayın organlarından biri olan El-Hayat Medya tarafından Zilhicce 1436 tarihinde, Konstantiniyye dergisinde yayımlanan “BÜYÜK ŞİRKTE CEHALET MAZERET MİDİR?” isimli makalenin üçüncü kısmını sizlerin okumasına sunuyoruz.

ULEMADAN BAZI NAKİLLER
Abdullah Ebu Batin şunları söyler: “Yahudi ve Hıristiyanları tekfir etmeyen veya küfürlerinde şüphe duyanların tekfir edileceğinde Müslümanlar icmaa etmişlerdir. Ve biz kesinlikle biliyoruz ki onların (yahudi ve hıristiyanların) çoğu cahildir.” (El-İntisar li Hizbillah el-Muvahhidin fi Akideti el-Muvahhidin, Sh.23.)

Şeyh Abdulvehhab Allah ona rahmet etsin şöyle der: “İslam’a yeni girmiş, İslami toplumdan uzak bir beldede yaşamış veya sarf ve atf gibi dinin gizli konularından cahil olup hüccet ikame edilmemiş olanlara anlatılmadan tekfir edilmezler. Lakin Allah subhanehu ve tealanın kitabında açıklamış ve hüküm beyan etmiş olduğu dinin asıllarında hüccet Kur’an’dır. Kime Kur’an ulaşmışsa ona hüccet ulaşmıştır. Fakat asıl sorun, sizler hücceti ikame etmek ile hücceti fehm etmek arasını ayıramıyorsunuz. Müslüman münafıklarının ve kâfirlerin çoğunluğu onlara hüccet ikame edildiği halde hücceti anlamamışlardır. Allah azze ve cellenin dediği gibi: “Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten (söz) dinleyeceğini yahut akledeceğini mi sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca daha da sapıktırlar.” (Furkan 44) hücceti ikame etmek ayrı bir şey, hüccetin onlara ulaşması ayrı bir şey, hüccet ikame edildiği halde onu anlamaları ayrı bir şey ve anlamadıkları halde hüccet onlara ulaştıktan sonra küfretmeleri ayrı bir şeydir.” (Risaletu tekfiri el-Muayyeni fi akideti el-Muvahhidin, Sh.175)

Kendisine davet ulaşmamış olan kişilerin Allah hakkındaki cehaletinin küfür sayılacağı konusunda Mervezi (v. 294), “Ta’zimu Kadr’is Salât” adlı eserinde hadis ehlinden bir cemaatin şöyle dediğini nakletmektedir.

Bunun gibi farzlarla amel etmek, imandır; ancak bunlar; farz kılınışlarından önceki cehalet küfür değildir ve bunları nazil olduklarından sonra da bunları yerine getirememek de küfür değildir.

Çünkü Rasulullah ﷺ’in ashabı, Allah, elçisini onlara ilk gönderdiği sırada Allah’a imanlarını ikrar ettiler. Lakin bundan sonra kendilerine farz kılınan bazı hususlarla amel etmediler. Ve bu farzlara dair cehaletleri de, küfür olmadı. Akabinde Allah (c.c) onlara farzları indirdi. İşte bu farzları ikrar etmeleri ve onları yerine getirmeleri iman oldu. Onu inkâr eden ise Allah’ın haberini yalanladığı için, kâfir olur. Şayet Allah’tan bir haber gelmemiş olsaydı sırf buna dair cehaleti sebebiyle hiç kimse kâfir olmazdı. Bu bağlamda haberin gelişinden sonra Müslümanlardan bunu duymayan olursa bu cehaleti sebebiyle gene kâfir olmamaktadır. Ne var ki Allah’a dair bilgisizlik (cehalet) her halükarda küfürdür. Bu, ister haberin gelişinden önce olsun ister sonra.” (Mervezi, Tazim’u Kadr’is Salat, 2/520.)

İbn Kayyım r.h bu konuda şöyle söylemektedir; “Allame İbn Kayyım, Tarik’ul Hicreteyn adlı eserinde mükelleflerin ahiretteki tabakalarını anlattığı yerde 17. Tabakayı şu şekilde izah etmektedir:

On yedinci Tabaka: “Bu tabaka, Mukallitler, cahil kâfirler, tabiileri ve onlara tabi olup onlarla beraber hareket eden eşeklerinden oluşur. Bunlar şöyle derler: ”biz babalarımızı bir din üzere bulduk ve bizde onların izinden gidenleriz”. Fakat bununla beraber bunlar Müslümanları kendi hallerine bırakmış ve onlara savaş açmamışlardır. Örneğin Müslümanlara karşı savaşanların kadınları, hizmetçileri ve onların yaptığı gibi Allah’ın nurunu söndürmeye, dini yıkmaya ve kelimesini kökünden söküp atmaya çalışmayan tabileri gibi. Bilakis bunlar hayvan mesabesindedirler.

Muhakkak ki İslam ümmeti, bunların, kendi lider ve önderlerini taklit eden cahiller olsalar dahi kâfir oldukları hususunda ittifak etmiştir.

Ancak bidat ehli olan birbirinden şöyle bir görüş hikâye edilmiştir: ”Bunların ateşe gireceklerine hükmedilemez.” Diyerek bunları, davetin ulaşmadığı kimseler konumuna sokmuştur. (Burada bahsedilen bidatçı, Mutezile’nin imamlarından Cahız’dır.)

Şüphesiz ki, bu görüş, sahabe, tabiin ve onlardan sonra gelmiş olan Müslümanların imamlarından hiç kimsenin söylemediği bir görüştür. Ancak bu, İslam’a sonradan bidat çıkaran kelam ehlinden bazılarının görüşüdür.

İslam: Allah ’ı birlemek, sadece O’na ibadet etmek, O’na hiçbir şeyi ortak koşmamak, Allah’a ve Resulü ﷺ’e iman etmek, Resulün getirdiklerinde ona tabi olmaktır. Kul bunu yapmadığı sürece Müslüman olamaz. Eğer inatçı bir kâfir değilse de, cahil bir kâfirdir.

Netice olarak bu tabaka ehli, inatçı olmayan cahil kâfirdirler. Şüphesiz ki bunların inatçı olmamaları, kâfir olmaktan onları kurtarmaz. Çünkü kâfir, Allah’ın birliğini inkâr eden ve Resulü yalanlayan kimselerdir. Bu bazen inatçı olmaktan kaynaklanır, bazen de cehaletten ve inat ehlini taklit etmekten kaynaklanır. İşte ikinci kısımdakiler, her ne kadar inatçı olmasalar da inatçı olanlara tabi olmuşlardır. Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde Allah ’u Teâlâ, kendi geçmiş ataları olan kâfirleri taklit edenlerin azap edileceklerini, tabi olanların tabi oldukları kimseler ile beraber cehennemde olacaklarını ve orada tartışacaklarını haber vermektedir. Tabi olanlar şöyle diyecekler: ”…Ey Rabbimiz, işte bunlar bizi saptırdı, onlara ateşten bir kat daha azap ver. (Allah) buyurur ki: ”Her biri için bir kat (azap) vardır. Fakat siz bilmezsiniz.” (Araf 38)

Ateşin içinde birbirleriyle tartışırlarken, zayıf olanlar, büyüklük taslayanlara, “Biz size uymuş kimselerdik. Şimdi şu ateşin bir kısmını üzerimizden kaldırabilir misiniz?” derler. Büyüklük taslayanlar ise şöyle derler: “Biz hepimiz ateşin içindeyiz. Şüphesiz Allah, kullar arasında (böyle) hüküm vermiştir.” (Mü’min 47-48)

İnkâr edenler dedi ki: “Biz kesin olarak, ne bu Kur’an’a inanırız, ne ondan önceki (indirile)ne.” Sen o zulmedenleri, Rableri huzurunda tutuklanmış olarak görsen; sözü (suçlamaları) birbirlerine karşı evirip çevirir (birbirlerine yöneltirler). Müstaz’aflar, büyüklük taslayanlara derler ki: “Eğer sizler olmasaydınız, gerçekten bizler mü’min (kimse)ler olurduk. Büyüklük taslayanlar, müstazaflara dediler ki: “Size hidayet geldikten sonra, sizi biz mi ondan alıkoyduk? Hayır, siz (zaten) suçlu, günahkârlardınız. müstazaflar da büyüklük taslayanlara: “Hayır, siz gece ve gündüz hileli düzenler (kurup) bizim Allah’ı inkâr etmemizi ve O’na eşler koşmamızı bize emrediyordunuz” dediler. Azabı gördüklerinde pişmanlıklarını saklarlar; biz de inkâr edenlerin boyunlarına halkalar geçirdik. Onlar, yaptıklarından başkasıyla mı cezalandırılacaklardı? (Sebe 31-32-33) (Tarikul Hicreteyn (İki Hicret Yolu), 17.Tabaka. Sh.411)

İmam Ebu Hanife r.h şöyle demektedir: Tevhid ilminin inceliklerinden bir mesele kişi için içinden çıkılmaz bir hal alırsa, ona düşen bir âlim bulup da ona soruncaya dek Allah katında doğru olan neyse ona inanmasıdır. (Yani ya Rabbi, senin katında doğru neyse ben ona inanıyorum demesidir.) Bu konunun araştırmasında geciktirme yapması caiz değildir. Eğer bu hususta duraksarsa yani sonra araştırırım derse mazur olmaz ve kâfir olur. ” (Fıkhul Ekber, Sh.70)

İmam Karrafi r.h şöyle diyor: “Bilmelisin ki cehalet iki kısımdır. Bil ki; Şeriat sahibi bir kısım cehaletlerde müsamahakâr davranıp işleyeni affetmişken bir kısım cehaletlerde ise işleyeni affetmemiştir.

Affedilen cehaletin kuralı, genellikle sakınılması çok zor olan cehaletlerdir.
…Sakınılması zor ve meşakkatli olamayan cehaletler ise affedilmemiştir.
Şeriat sahibi, dinin asıllarının itikatla ilgili meselelerinde çok şiddetli davranmıştır. Şöyle ki, Eğer bir insan çaba harcayıp tüm gücünü ortaya koyduğu halde, Allah’ın sıfatlarından bir sıfatta veya dinin asıllarından olup itikat edilmesi vacip olan bir meselede, cehaletini kaldıramazsa, iman edilmesi gereken bu itikadı terk etmesiyle, -meşhur görüşe göre- ateşte ebedi kalacak olan günahkâr bir kâfirdir. (Risaletu tekfiri el-Muayyeni fi akideti el-Muvahhidin, Sh.175.)

Kadı İyad ise şöyle demiştir ; “Küfürde hiç kimse cehaletle mazeretli değildir.” (Mervezi, Tazim’u Kadr’is Salat, 2/52)

Cehaletin mazeret olduğunu söylemek şunları gerektirir:
1 – Yahudi ve Hıristiyanların avamının cehaletlerinden ötürü mazeretli olması gerekir ki bunların küfrü Kur’an’la sabittir inkâr eden kâfir olur.
2 – Allah’ı, rububiyyetini, uluhiyyetini, isim sıfatlarını, Peygamber efendimizi, Kur’an’ı veya dinin en temel prensiplerinden birini bilmeyen ve bilmediği içinde inkâr eden birisinin mazeretli olması gerekir.
3 – Budistlerin, hinduların, komünistlerin, ateistlerin, laiklerin, demokratların ve İslam’la yakından uzaktan alakası olmayan cahillerin mazeretli olması gerekir.
4 – Kendisine Müslüman dediği halde dini bilmediği için şirk ve küfür işleyenlerin mazeretli olması gerekir.
Yani özetle islam dinine girmiş tevhidi kavramış insanlar hatalarından ötürü cehenneme girerken, İslam’la hiç alakası olmayanların, dinden yüz çeviren mürtedlerin, müşrik ve asli kâfirler cahil olduğu için cennete girecekler. Yani dinini öğrenen cehenneme, öğrenmeyen cennete gidecek. Bunun batıllığı hem akli hem de nakli olarak sabittir. Sözün fazlası aptallar içindir. Zeki olana bu kadar nakil yeterlidir.

İmam Şafi r.h ne de güzel söylemiştir; “Eğer cahil cehaletinden dolayı mazur olsaydı, cehalet ilimden hayırlı olurdu.

Bütün bu nakillerden anlamaktayız ki dinin asıllarından olan ve dinde bilinmesi gereken zorunlu konular da bilgisizlik mazeret olmamaktadır.
Özet olarak cehalet konusunda İslam âlimlerin söylemiş oldukları şudur;
Büyük küfür veya büyük şirk işleyen hiçbir şekilde hiçbir kimse bilgisizliğinden ötürü mazeretli değildir. İşlemiş olduğu suça göre ismini alır. Allah’ın dışında birilerine kurban kesen, kabir veya evliyalardan yardım dileyenler, kanun koyup teşride bulunanlar gibi. Bunar cahil, te’vilci veya hatalı olsalar bile Şirk işlemiş ise müşrik, küfür işlemiş ise kâfir ismini alırlar.

İslam Devleti, demokratları, laikleri, oy kullananları, teşride bulunanları, Allah’ın dışında kabirlere, salih zan edilen insanlara veya herhangi birilerine dua edenleri, kabirlere kurban kesenleri cehaletlerinden ötürü mazeretli görmemektedir. İslam Devleti’nin büyük şirk işledikleri halde cehaletlerinden ötürü gerek Irak ve Şam’da gerekse diğer mıntıkalardaki insanları tekfir etmediği ile ilgili iddialar iftiradır. İslam Devleti büyük şirke bulaşmış her kesimi tekfir etmektedir. İster cahil olsun ister olmasın. İster Irak ve Şam’da olsun ister Türkiye’de olsun fark etmez.

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?