• DOLAR
    5,3105
    % 0,10
  • EURO
    6,0449
    % 0,25
  • ALTIN
    226,9891
    % 0,19
  • BIST
    104.330
    % 1,11
Tağuti Sistemlerde Askerliğin Hükmü – 1

Tağuti Sistemlerde Askerliğin Hükmü – 1

Tağuti Sistemlerde Askerliğin Hükmü – 1

İslam Devletinin resmi yayın organlarından biri olan El-Hayat Medya tarafından Rebiulahir 1437 tarihinde, Konstantiniyye dergisinde yayımlanan “KÜFREDENLER İSE TAĞUTUN YOLUNDA SAVAŞIRLAR TAĞUTİ SİSTEMLERDE ASKERLİĞİN HÜKMÜ – 1” isimli makaleyi sizlerin okumasına sunuyoruz.

Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a olsun, salât ve selam O’nun yolunda cihad edenlerin önderi Nebi ﷺ’in ehlinin ve tüm takipçilerinin üzerine olsun.

Allah (ﷻ) yeryüzünde insanlar için razı olduğu hayat sistemini peygamberler aracılığıyla göndermiş, bu hayat sistemini yaşamaları ve bu hayat sistemini tüm yeryüzüne hâkim kılmaları için savaşmaları gerektiğini onlara bildirmiştir. Rabbimiz (ﷻ) kendi sisteminin dışındaki sistemlerin reddedilmesi(Bakara, 256), bu sistemlerden uzak durulması(Nahl, 26) ve bunlar için savaşılmaması gerektiğini beyan etmektedir.

“Kim İslâm’dan başka bir din (hayat sistemi) ararsa, (bilsin ki o din) ondan kabul edilmeyecek ve o ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.” [Al-i İmran, 85]

Allah’ın (ﷻ) razı olduğu tek hayat sistemi İslam’dır. Bunun dışında kalan hayat sistemlerini küfür olarak tanıtmakta ve bu sistemlerden asla razı olmamaktadır. Rabbimiz (ﷻ) bu tür sistemlerin tağuti sistemler olduğuna ve bunlara kesinlikle destek verilmemesi gerektiğine vurgu yaparak bu sistemlerin peşinden gidenlerin ve bunlara destek verenlerin imanlarının zandan ibaret olduğunu söylemektedir.

Her sistem ayakta kalabilmek, düşmanlarından kendini muhafaza etmek ve kanunlarını icra ettirebilmek için silahlı bir güç kurmaktadır. Bu silahlı güç sayesinde sistem kendini ayakta tutmakta, kanunlarını yürürlüğe sokmakta ve kendisine karşı gelenlerle savaşmaktadır.

İslam, iman edenlerin ancak Allah’ın sistemi uğruna savaşıp onu ayakta tutmak ve onun devamını sağlamak için savaşabileceğini, onun dışındaki sistemler için ise ancak kâfirlerin savaştığını söylemektedir.

“Mü’minler Allah yolunda, küfredenler ise tağutun yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarıyla savaşınız. Çünkü şeytanın hilesi zayıftır.” [Nisa, 76]

Allah c.c kendi sistemini yeryüzüne hâkim kılmak istemekte ve kendi sisteminin dışındaki sistemlerin yeryüzünden kökünün kazılmasını emretmektedir.

“Hiçbir fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Onlar savaşmaya son verecek olurlarsa, artık düşmanlık yalnız zalimlere karşıdır.” [Bakara, 193]

İmam Taberi şöyle demektedir: “Ebu Cafer dedi ki: Allah (ﷻ) Peygamberine, kendisiyle savaşan müşriklerle “fitne kalmayıncaya kadar” savaşmasını emretmiştir. Yani yeryüzünde şirk bitinceye, O’nun dışında ibadet edilen kalmayıncaya, putların, ilahların ve endadlara ibadetin kökünün kazınıp ibadetin sadece Allah’a yapılıncaya kadar onlarla savaşın demektir.” (Taberi Tefsiri, C.3, Sh.570)

Yine İmam Taberi buradaki fitneden kastın şirk olduğunu belirtmekte ve Katade, Mücahid, Suddi, İbni Abbas, Rebii gibi âlimlerden nakiller getirmektedir. (Taberi Tefsiri, C.3, Sh.570)

Tağuti sistemler için savaşanların ve bu sistemleri ayakta tutanların İslam dininden çıktıklarının ve bu amellerinin küfür olduğunun delillerini şöyle zikredebiliriz.

1- Tağutları İnkâr Etmedikleri İçin Küfre Girerler:
İmam Nevevi r.h şöyle dedi; Leys, Ebu Ubeyde, Kesai ve lugat âlimlerinin cumhuru tağutu şöyle tarif etmişlerdir: Tağut, Allah’ın dışında kendisine ibadet edilen her şeydir. (Müslim Şerhi, 3/18.)

İbni Kayyım r.h: Tağutlar çoktur. Bunların önderleri beştir.
1-İblis (Allah ona lanet etsin)
2-Kendisine ibadet edilmesinden razı olan kişi,
3-İnsanları kendisine ibadete çağıran kişiler,
4-Gayb ilimlerini bildiğini iddia eden kişiler,
5-Allah’ın indirdiğinin dışındaki hükümlerle hükmedenlerdir.
Muhammed bin Abdulvehhab r.h tağutu şöyle tanımlamaktadır;
Kendisine ibadet edilen ve kendisine yapılan ibadetten de razı olan bütün ibadet edilenler, kendisine tabi olunanlar ve Allah ve Resulü’nün (ﷺ) emretmiş olduğu itaatin dışındaki konularda kendisine itaat edilen her şey tağuttur. (Mecmu El-Tevhid, Sh.9)

İslam âlimlerinin tağut hakkındaki yapmış oldukları tanımlar birbirine çok yakın ve hemen hemen aynı anlamı ifade eden tanımlardır. Bu tanımlara binaen tağutu şöyle tanımlayabiliriz. Tağut: Allah’ın dışında kendisine ibadet edilen ve kendisinin de bundan razı olduğu her kişidir. Bu, ister ibadetin en ufak bir bölümü isterse ibadetin büyük bir unsurunda olsun fark etmez. Sevgi, dostluk, düşmanlık gibi konularda kaynak kabul edilen şey tağuttur. İbadet, itaat, tabi olmak ve mahkemede kaynak kabul edilen şey tağuttur. Dua, korku, adak adama ve ibadet edilmede kaynak kabul edilen şey tağuttur. İlahlığın herhangi bir özelliğinin kendisine verilip ona ibadet edilen her şey tağuttur.

Tağuta küfretmek imanın ilk rüknüdür. Tağuta küfredilmeden iman sahih olmaz. Nitekim bu hususu Allah c.c şöyle beyan eder.

“Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tâğuta küfredip Allah’a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir.” [Bakara, 256]

Tağuta küfretmek imanın ilk rüknüdür. Tağuta küfredilmeden iman sahih olmaz. İmam Taberi tefsirinde “kopmayan sağlam kulp” hakkında şunları nakleder: “İmam Mücahid “kopmayan sağlam kulp”un iman olduğunu söylemiştir. İmam Suddi “kopmayan sağlam kulp” İslam’dır demiştir. Said bin Cübeyr “kopmayan sağlam kulp” La ilahe illallah’tır demiştir.” (Taberi Tefsiri, C.5, Sh.421)

Görüldüğü gibi selefimiz “kopmayan sağlam kulp”u iman, İslam ve tevhid kelimesi olarak tanımlamışlardır. Rabbimiz de b bu Ayet-i Kerime’de iman için iki şart zikretmiştir. Bunlardan birincisi tağuta küfretmek, ikincisi de Allah’a iman etmektir. Bu her iki şart yerine gelmeden kopması olmayan sapa sağlam kulp, yani iman, gerçekleşmez.

Kelime-i tevhidin ilk kısmı “la ilahe” dir ki; bu da bütün ilahları ve tağutları reddetmek demektir. Tevhidin ilk kısmı olan tağutların inkâr edilmesi kelime-i tevhidin ilk kısmıdır. Dolayısıyla tağutu inkâr etmeyenler tevhidi yerine getirmiş olamazlar. ‘Tağuti sistem’ diye tanımladığımız bu sistemleri ayakta tutan, bu kanunları icra etmek için çalışan asker ve polisler tağutları inkâr etmemekte, aksine onların sistemlerini ayakta tutmaktadırlar.

“Andolsun biz, her ümmete, ‘Allah’a kulluk edin, tağuttan kaçının’ diye (emretmeleri için) bir peygamber gönderdik. Allah, onlardan kimini doğru yola iletti; onlardan kimine de (kendi iradeleri sebebiyle) sapıklık hak oldu. Şimdi yeryüzünde dolaşın da peygamberleri yalanlayanların sonunun ne olduğunu görün.” [Nahl, 36]

“(Ey Muhammed!) Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilene inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tağuta küfretmeleri kendilerine emrolunduğu hâlde, onun önünde muhakeme olmak istiyorlar. Şeytan da onları derin bir sapıklığa düşürmek istiyor.” [Nisa, 60]

2-Tağutları Muhafaza ve Müdafaa Ettikleri İçin Küfre Girerler:
Nebi ﷺ insanların sadece Allah’ı tek bir ilah kabul edene kadar onlarla savaşmakla emrolunduğunu söylemektedir.
Abdullah bin Ömer’den r.h rivayet edildiğine göre Peygamber Efendimiz (ﷺ) şöyle buyurmaktadır: “Ben insanlarla, Allah’ın dışında bir ilahın olmadığına, Muhammed’in Allah’ın Resulü olduğuna şahitlik edinceye, namaz kılıp, zekât verinceye kadar savaşmakla emrolundum. Bunu yaptıkları vakit İslam’ın hakkı hariç mallarını ve canlarını benden korumuş olurlar. Bunların (İslam’ın öngörmüş olduğu hakların) hesapları ise Allah’a aittir.” (Buhari, Hadis No:25)

Bu görevi yerine getirmeye çalışan ve tağutları devirip Allah’ın hükmünü hâkim kılmak için uğraş veren muvahhidlerin önündeki engellerden biri de bu tağutların asker ve polisleridir. Bunları ve sistemlerini koruyan bu askerler olmamış olsaydı, bu tağutların ve sistemlerinin yerle bir edilmesi çok daha basit olacaktı. Bu tür tağut ve kâfirleri, özellikle Müslümanlardan muhafaza ederek koruyanlar, tağutu reddetmemelerinin yanında bunları muhafaza ettikleri için ikinci bir küfür daha işlemiş olurlar.

Tağutları ve sistemlerini ayakta tutmak, onların küfür ve şirklerini idame etmelerini sağlamak da küfürdür. Tağutun inkârı imanın sıhhat şartlarından bir şartsa, onları inkâr etmeyen mü’min olamıyorsa, bırakın onları ret ve inkâr etmeyi onları canları pahasına savunan ve koruyanlar evleviyetle mü’min olamazlar.

3-Tağuti Düzenler İçin Savaşmaları Onları İslam Dininden Çıkarır:
Reddedilip inkâr edilmesi gereken tağuti rejimler için savaşmak, onlar için canını vermek insanı İslam milletinden çıkartan büyük küfürdür. Tağuti düzenler küfür sistemleri oldukları için bunların uğrunda savaşmak, bunların doğruluğunu ve devamını kabul edip istemek anlamına geldiği için bu da küfürdür. Çünkü küfrün devamını ve bekasını istemek veya bunun salahiyeti ve idamesi için bazı eylemlerde bulunmak da insanı küfre sokan bir ameldir.

“Mü’minler Allah yolunda, küfredenler ise tağutun yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarıyla savaşınız. Çünkü şeytanın hilesi zayıftır.” [Nisa, 76]

İmam Taberi Bu Ayetin Tefsirinde Şunları Söylemektedir: Ebu Cafer dedi ki: Allah ve Resulü’nü tasdik edenler, Allah’ın vaadetmiş olduğu şeylere kesin inanan iman sahipleri “Allah yolunda savaşırlar” yani Allah’a itaat için, dini yolunda ve kulları için koymuş olduğu şeriati için savaşırlar. “Küfredenler ise tağut yolunda savaşırlar” yani Allah’ın vahdaniyetini inkâr edenler, Resulü’nü veya Allah tarafından getirmiş olduğu şeyleri inkâr edenler “tağut yolunda savaşırlar” yani şeytana itaat için, küfür ehli olan dostlarına çizmiş olduğu yol ve şeriati için savaşırlar. (Taberi Tefsiri, C.8, Sh.546.)

İbni Teymiyye r.h Tatar ordusunda savaşanlar hakkında şunları söyler;
“İslam’ını açıkladığı halde gönüllü olarak bunlara ancak münafık, zındık veya günahkâr bir fasık katılabilir. Kim onların ordusuna katılırsa kıyamet günü niyeti üzere diriltilir. Bize düşen bütün askerlerle savaşmaktır. Çünkü biz, kimin ikrah altında olup olmadığını ayırdedemeyiz.” (Mecmu El-Fetava, C.28, Sh.535)

Kalbinde hastalık olan bazı kesimler İbn-i Teymiyye’nin buradaki sözünü saptırmaktadırlar. Şeyh, burada Tatar ordusuna katılanların münafık, zındık veya günahkâr bir fasık olduğunu söylemiyor. Bilakis, bu vasıflarda olan birileri ancak bu orduya katılır, diyor. Bu orduya katıldıktan sonraki vasıflarının katılmadan önceki vasıfları olmadığını, bilakis hükümlerinin bu ordudaki mürtedler gibi olduğunu da az sonra zikredeceğimiz başka bir yerde şu şekilde beyan ediyor:

Yine bu konuda İbn-i Teymiyye r.h şunları söyler: “İster komutan olarak ister başka bir şekilde onlara katılanların hükmü onların hükmüdür. Onların İslam şeriatından irtidat ettikleri kadar, onlara katılanlar da o kadar Allah’ın şeriatından irtidat etmişlerdir.” (Mecmu El-Fetava, C.28, Sh.530.)

Mü’minler Allah yolunda, O’nun hayat metodunu gerçekleştirmek, şeriatını hayata hâkim kılmak ve Allah adına “insanlar arasında” adaleti uygulamak için savaşırlar, başka bir isim altında değil. Yüce Allah’ın tek başına ilah olduğunu bu yüzden tek başına hükmetmesi gerektiğini kabul ederek…
Kâfirlerse tağut uğrunda, Allah’ın metodunun dışında değişik hayat metotlarını gerçekleştirmek, değişik hayat sistemleri ve ideolojileri yerleştirmek, Allah’ın izin vermediği değişik değerleri oturtmak ve Allah’ın mizanı dışında değişik ölçüler dikmek için savaşırlar.

İman edenler, Allah’ın dostluğuna, korumasına ve gözetimine dayanarak dururlar. Farklı sancakları, hayat metotları, şeriatları, yolları, değer ve ölçütleriyle kâfirler, şeytanın dostluğuna dayanıp dururlar. Onlar bütün farklılıklarına rağmen şeytanın dostlarıdırlar.

Yüce Allah, mü’minlere şeytanın dostlarıyla savaşmalarını, onların ve şeytanın hilesinden korkmamalarını emretmektedir. Tağut yolunda birebir savaşanlar ile onlara yardımcı olanlar aynı hükümdedir: Tağut yolunda birebir savaşan ile savaşana yardımcı olanlar arasında bir fark yoktur. Birebir savaşanlar kafir oluyorsa, ona yardımcı olanlar da kafir olurlar. Çünkü savaşmayı ve öldürmeyi gerçekleştirenler, ancak kendisine yardım edildiği için bunu yapabilirler. Onun için askerlikte birebir kurşun sıkan ile ona patates soyup yemek yapan arasında bir fark yoktur. Küfür hükmünde her ikisi de eşittir.

İbn-i Teymiyye r.h bu konuda şöyle der; “Eğer Allah’ın haram kılmış olduğu bir şey üzere savaşanlar bir topluluk ise ve bunlardan birisi öldürmeyi gerçekleştirirse diğerleri ise ona destek ve yardımcı iseler bunlar hakkında şöyle söylenir:

Bazı âlimler bunun karşılığında sadece öldüren kısas edilir demişler ise de, cumhuru ulema, bunlar yüz kişi olsalar bile bu topluluğun hepsinin kısas yapılacağını söylemişlerdir. Çünkü öldüren ile destekçisi eşittir. Raşit halifelerden bize rivayet olunan bu şekilde olmasıdır. Çünkü Ömer r.h harbilerin gözcülerini bile öldürmüştür. Gözcü, yüksek bir mekânda oturup kimin geldiğine bakandır. Çünkü asıl öldürmeyi gerçekleştiren kişi, gözcü ve yardımcılarının sayesinde ve onların gücüyle öldürmeyi gerçekleştirmiştir.”( Mecmu El-Fetava, C.28, Sh.311.)

Rasulullah’ın (ﷺ) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Her kim Allah ﷻ yolunda olan bir gaziyi techiz ederse işte o kimse, sanki gaza yapmış gibi olur. Her kim de Allah ﷻ yolunda savaşan bir gazinin ailesine ve çocuklarına güzelce bakarsa işte o kimse de Allah ﷻ yolunda gaza etmiş sayılır.” (Buhari, Hadis No:2843; Müslim, Hadis No:1895.)

Resulullah (ﷺ) bu hadiste, oturduğu ve savaşmadığı halde Allah c.c yolunda bir gaziyi techiz eden kişiye gazaya katılan hükmü vermiştir. Dolayısıyla destek veren ile bunu bizzat yapan arasında bir fark yoktur.

Resulullah (ﷺ), buna benzer olarak bir başka hadiste şöyle demiştir: “Allah ﷻ bir okla üç kişiyi cennete sokar. Hayr isteyerek onu yapanı, onu atanı ve atan kimseye vereni.” (Ahmed, Hadis No:17300; Nesai, Hadis No:3146; Tirmizi, Hadis No:1637.)

Bu konuyla ilgili başka bir delil ise şu Ayet-i kerime’dir: “Melekler kendilerine zulmedenlerin canlarını alırken; onlara şöyle derler: “Ne durumdaydınız? Onlar da, “Biz yeryüzünde zayıf ve güçsüz kimselerdik” derler. Melekler, “Allah’ın arzı geniş değil miydi, orada hicret etseydiniz ya!” derler. İşte bunların gidecekleri yer cehennemdir. O ne kötü varış yeridir.” [Nisa, 97]

İşte bu Ayet-i Kerime, müşriklerin diyarında kalanlar, Bedir Savaşı’na zorla çıkarılan ve bu savaşta ölenler hakkında inmiştir. Bunlar iman ettiklerini iddia ettikleri halde İslam yurduna hicret etmemiş ve Bedir’de Müslümanlara karşı savaşa katılmışlardır.

Nitekim Müslümanların okları bunlara isabet etmiş ve bir kaçı burada ölmüştür. İşte bu ayet, canlarını almaya gelen melekler ile aralarında geçen diyalogu anlatmaktadır.

İbn Abbas’tan r.h şöyle rivayet edilmektedir: “İnsanlardan bir kısım Müslümanlar, peygamber döneminde müşriklerle beraber olmuşlar ve onların karartılarını çoğaltmışlardı. Atılan oklardan biri onlardan herhangi birisine isabet etmiş ve öldürülmüştü. Yahut vurulmuş ve öldürülmüştü. Ve Allah ﷻ “Melekler kendilerine zulmedenlerin canlarını alırken” [Nisa, 97] ayetini indirdi.” (Buhari, Hadis No:4596, Tefsir Babı, Nisa 97, C.6 Sh.48.)

Bunun bir benzeri de Müslim’de rivayet edilmiştir. Sakifoğulları kabilesinin işbirlikçisi Beni Ukayl’den bir adam Sakif kabilesiyle savaşa katılıp esir düşünce, Müslüman olduğunu söylemesine rağmen Rasulullah (ﷺ) onu serbest bırakmayıp kendisine kâfirlere uygulanan muameleyi uygulamış, devesini ganimet olarak almış ve onu iki Müslüman esir karşılığında serbest bırakmıştır. (Müslim, Hadis No:1645, C.3, Sh.1262.)

Bu Ayet-i Kerime’de dikkat edilmesi gereken hususlardan biri, meleklerin canlarını aldıkları bu mücrimleri ne ile suçladıklarıdır. Ayette bazılarının anladığı gibi, bunların işlemiş oldukları suç hicret etmeme değil, bilakis bulunmamaları gereken bir yerde bulunmalarıdır. Onlar zayıflığı kendilerine bir bahane olarak ileri sürerken melekler bunun bahane ve mazeret olmayacağını söylemekteler. Çünkü zayıflıklarını ortadan kaldıracak bir çıkar yolları vardır ki; o da hicrettir. Ayete dikkatle bakıldığında onların kendilerine zulmetmelerinin sebebi ve asıl suçları ayetin nüzul sebebinden de anlaşıldığı gibi hicret etmemeleri değil, Müslümanlarla karşı müşriklerle beraber savaşa katılmaları, olmamaları gereken bir ordu içinde olup bu hal üzere ölmeleridir.

Mustazaflık bahanesi hicret edemedikleri için getirilen bir bahane değil, belki savaşa zorla getirilme bahanesidir. Yani biz bu savaşa zorla getirildik bunu kendimizden defedemedik, demelerine karşı melekler; sizler yalan söylüyorsunuz, isteseydiniz hicret eder ve kendinizi bu musibete düçar kılmayabilirdiniz, demekteler.

İkrime r.h şöyle der; “Melekler kendilerine zulmedenlerin canlarını alırken; onlara şöyle derler: “Ne durumdaydınız?” kısmından “O ne kötü varış yeridir.” ayetine kadar olan kısım, Kays bin Fakih bin Muğire, Haris bin Zema bin Esved, Kays bin Velid bin Muğire, Eb-il as bin Münebbih bin Haccac ve Ali bin Ümeyye bin Halef hakkında nazil olmuştur.

İkrime dedi ki; ne zaman Kureyş müşrikleri ve onlara tabi olanlar Ebu Süfyan’ı ve kureyşlilerin kervanını Resulullah (ﷺ) ve ashabından alıkoymak ve isteklerine ulaşmak için yola çıktıklarında, kendileriyle beraber daha önce Müslüman olmuş bazı gençleri de zorla getirmişlerdi. Sözleşmedikleri halde Bedir’de toplandılar ve kâfir olarak öldürüldüler. Onlar İslam dininden dönmüşlerdi. İşte bu Ayet-i Kerime’de isimlendirdiklerimiz bunlardı.

İbn-i Cerih ve Mücahid şöyle dediler: Bu ayet, Bedir gününde zayıf olarak öldürülen Kureyş kâfirleri hakkında nazil olmuştur. Taberi Tefsiri, C.9, Sh.105-106.

İbni Abbas, Dehhak, Ketade ve Suddi’den rivayet edildiğine göre bu ayet, Mekke’de kalıp hicretten geri duran ve müşriklere sevgi gösterip Bedir gününde mürted olarak öldürülenler hakkında nazil olmuştur. İmam Cessas, Ahkamul Kur’an Tefsiri, C.3, Sh.228

O günde nefislerine zulmedenler olarak tabir edilenlerin bir kısmı öldürülürken bir kısmı da esir düşmüştü. Öldürülenler hakkındaki rivayetlerin ekserisi, onların kâfir ve mürted oldukları iken, esir alınanlara da Resulullah (ﷺ) kâfir muamelesi yapmıştır.

Bunlar kendilerini İslam’a nispet ettikleri halde Allah Resulü (ﷺ) bunların iddialarını kabul etmedi ve bunların zahirlerinin küfür üzere olduğu için bunlara kâfir muamelesi yaptı.

Süddi der ki: “Abbas, Akil ve Nevfel esir olduklarında; Allah Resulü (ﷺ) Abbas’a: “Kendin ve kardeşinin oğlu yerine fidye ver” buyurdular. Abbas: Ey Allah’ın Resulü, senin kıblene namaz kılmadık mı? Senin şahadetini getirmedik mi? deyince; Allah Resulü; “Ey Abbas, siz hasımlaştınız, size de hasım olundu” buyurdular ve : ‘Allah’ın arzı geniş değil miydi?…’ ayetini okudular.” İbni Kesir Tefsiri, C.2, Sh.38

Buhari’de, Enes bin Malik’in rivayetinde Abbas hakkında şöyle bir rivayet geçer: Ensardan bazı adamlar Rasulullah’tan (ﷺ) izin isteyerek şöyle dediler: “Bize izin ver de kız kardeşimizin oğlu Abbas’tan fidye almayalım.”
Resulullah (ﷺ): “Allah’a yemin olsun ki, ondan bir dirhem bile almamazlık etmeyeceksiniz!” buyurdu. Buhari, Hadis No:2537.

İbn-i İshak’ın Siyeri’nde şu ifade geçer: “Senin zahirin (görünüşün) bizi ilgilendirir, Kalbini Allah ﷻ bilir!”

Resulullah’tan (ﷺ) sonra O’nun ashabı da r.h Allah Teâlâ’nın dinine karşı güç ve kuvvet ile karşı çıkan kişilere aynı muameleyi uygulamışlardır. Müseylemetul-Kezzab ve taraftarları hakkında ve yine Tuleyha ve taraftarları hakkında Ebu Bekir’in ve diğer Müslümanların tavrı bu olmuştur. Bunları tekfir ederek kendilerine mürted muamelesini uygulamışlardır.

Bu nedenledir ki âlimler, Müslümanlar ile savaşan kişilerin ve yardımcılarının mal ve canlarının mübah olduğunu söylerler.3
İbn-i Kudame el-Hanbelî r.h, “El-Muğni” isimli eserinde şu başlıkta bir bölüm açmıştır; “Müslümanlara karşı savaşırken esir düşen kişinin, Müslümanlığını İddia etmesi ancak muteber bir delil ile kabul edilir. Çünkü sergilediği haline aykırı bir durum iddia etmektedir.” (İbni Kudame, El-Muğni, 8/261)

Dikkat edilecek olursa, bunlar savaşa zorla götürülmüş, kendi istekleriyle gelmedikleri halde, haklarında böyle bir ayet nazil olmuş ve Peygamberimiz (ﷺ) amcasına bile aynı muameleyi yapmıştır.

İbn-i Hazm r.h şöyle söylemektedir: Müslümanlardan kim, Hind, Sind, Çin, Türk, Sudan ve Rum’da kalır ve hicretin zorluğundan, malının azlığından, bedeninin zayıflığından veya çıkacak herhangi bir yol bulamadığı için oralardan çıkmaya güç yetiremezse o zaman mazeretlidir. Şayet oralarda Müslümanlarla savaşır, kâfirlere yol ve yazı ile yardım ederse kafir olur. (Muhalla, C.11, Sh.200.)

Bir hadisi şerifte Peygamberimiz (ﷺ) şöyle buyuruyor: “Sizin başınıza bazı liderler gelecek ki; bu liderler şerli insanlara yakın olacaklar ve namazları vakitlerinden geciktirerek kılacaklar. Kim bunların zamanında yaşarsa onlara asker de olmasın, polis de, vergi tahsildarı da olmasın, haznedar da.” (Sahih İbni Hibban, C.10, Sh.446)

Firavunun Askerleri: Şunu da unutmamak gerekir ki; bir insan bu tür yerlere zorla ve hoşuna gitmediği halde gittiğini veya bu konuda mecbur olduğunu iddia etmektedir. Geçerli bir ikrah mazereti olmayanların bu ordularda bulunması kesinlikle onlar için bir mazeret teşkil etmez. Allah Teâlâ bize firavundan ve askerlerinden bahsederken, onun o kadar zalim ve diktatör birisi olmasına rağmen ona askerlik yapanların onun gibi suçlu olduğunu beyan etmiştir.

Firavun, kavmine en amansız işkencelerle işkence etmiş ve onları zayıflatmak için her türlü planları kurmuştu. Hâkimiyetini sağlamak için yeri geldi mi onları öldürüyor, yeri geldi mi onları dağıtıp parça parça ediyordu. Nitekim bu hususları Allah c.c Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Firavun, kavmini küçük düşürdü (ezdi). Onlar da kendisine itaat ettiler. Çünkü onlar yoldan çıkmış bir toplumdu.” [Zuhruf, 54]

“Şüphe yok ki, Firavun yeryüzünde (ülkesinde) büyüklük taslamış ve halkını sınıflara ayırmıştı. Onlardan bir kesimi eziyor, oğullarını boğazlıyor, kadınlarını ise sağ bırakıyordu. Şüphesiz o, bozgunculardandı.” [Kasas, 4]

Bütün bunlara rağmen Rabbimiz c.c ne firavunu ne de onun askerlerini mazeretli görmedi. Bilakis hepsini bir kefede değerlendirip hepsinin de aynı cürümde ortak olduklarını beyan etti.

“Şüphesiz Firavun, (veziri) Haman ve onların askerleri hatalıydılar.” [Kasas, 8]

Onları cezalandırırken hepsini birden yani hem firavunu, hem de askerlerini; hem dünyevi, hem de uhrevi olarak cezalandırmaktadır.
“Biz de onu ve askerlerini yakaladık ve onları denize attık (Orada boğuldular). Zalimlerin sonunun nasıl olduğuna bak!” [Kasas, 40]

“Firavun, kıyamet gününde kavminin önüne geçecek ve onları ateşe götürecektir. Ne kötü varış yeridir orası! Onlar, hem bu dünyada, hem de kıyamet gününde lânete uğratıldılar. Ne kötü destektir onlara verilen destek!” [Hud, 98-99]

Firavun gibi Kur’an’a konu olmuş bir zalimin askerlerinin bile firavunun suçuna ortak olduklarını, hem dünyevi hem de uhrevi azaba beraber düçar olacaklarını Rabbimiz b bu Ayet-i Kerime’lerde açıkça beyan etmiştir.

(Makalenin devamı inşallah gelecek günlerde.)

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

1 Yorum

  1. Selamun aleykum konuyla alakalı değil ama ,Dabik 1 den , Dabik 7 ye kadar olan derginin Türkçesi varmidir.Varsa buraya link atarmisiniz.Allah razı olsun , Rabbim Amelleriniz kabul etsin.Mucahitlere yardım etsin.

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?